Monday, October 13, 2008

de ve ben






üstüne basarak belirtmeliyim ki önce birbirine bu kadar benzeyen deve resmini arka arkaya ataçlarken tereddüt ettim. daha sonra "bir fazla ya da eksik deve resmi okuyucu için ne farkeder" dedim. eğer siz de, "bu kadar deve resmi baktığım yeter! şimdi de blogspotta random blog sörf edeyim..." diyip bu bloga rastladıysanız beni affedin ve bundan sonra google'da i feel lucky butonuna tıklamadan önce hayatınızı bir gözden geçirin.  

mesela ben bu resimlere bakarken ayaklarının altı henüz kumla nasırlaşmamış kamil isimli bir yavru deve olduğumu hayal  ediyorum. Lütfen siz de uçsuz bucaksız bu çölde uçsuz bucaksız dimağınıza uygun başka bir düş oluşturun. 


yorgun ve uykuluyum... saçmalamış olmam kuvvetle muhtemel... 
you know you love me, XOXO gossipgirl


Saturday, October 11, 2008

THE SIMS -give backrub in case of emergency




gectigimiz hafta dubai deira tarafinda burjuman isimli bir alisveris merkezine gittim. mesleki deformasyon veya gerceklesmemis barbie evi hayalim yuzunden maketlere uzun uzun bakarken bu siyah-beyaz arap maket adamciklari gordum. bu konuda asagidaki gereksiz saldirgan yaziyi yazdim yazdiktan sonra biraz pisman olarak bu ust bildirgeyi yayinlama karari aldim. siyah kadinlar ve beyaz adamlarla ilgili goruslerim su anda; feminist, cevreci ya da herhangi bi politik goruse mensup olamayacak kadar bulanik. dun cok zengin bi arapla evlenmek icin 'kapanabilicegini' acik yureklilikle soyleyen bir kizla sohbet ettim. hayatta hersey olabilirci gorusum bu noktada tikandi. kendimi oraya yerlestiremedim.
...buyrunuz...

bay beyaz ve bayan siyah bir sabah kendilerini bir alışveriş merkezinin gayrimenkul satış maketinde buldular. geceleri rgb ledlerle renk değiştiren şehirlerinde; göğe doğru uzayıp gitmekte olan, her katı karşı kat manzaralı, bir ev tutmaya karar verdiler. Mutlu mesut yaşayıp giderken bay beyaz birgün sıkılmaya başladığını dehşetle farkediverdi. bayan siyah ona artık eskisinden sanki daha gri görünüyor, aklı petrol kadar kuzguni, onun kadar kıymetli başka bir bayan siyaha kayıyordu. Allahtan bulundukları yerde bu tip sıkıntılar sıkıntıdan sayılmıyor, doğal karşılanıyordu. yeni bayan siyah en kısa zamanda bu komansnana gökdelen katının pek komansnana maliki oluverdi. Çölün ortasındaki vahalarını, dünyanın sonnsuuz kaynaklarını görülmemiş bir eliaçıklıkla birbirlerinden sıkıldıkları hızla sıkılarak tükettiler ve bir oyunun daha sonuna geldiler. işte arkadaşlar buradan çıkarılacak kıssadan hisse şudur ki, bilgisayar başında çok durmak, efenme söyliyim faydasız oyunlarla vakit harcamak gözlerimizi bozabilir. şimdi dağılalım oldu mu kuzucuklarım?..
söz bak en kısa zamanda bir çöl safarisi yapiciiz..

Tuesday, September 23, 2008

(hayatımıza geçici bir süre ara veriyoruz)


Taksi şöförleriyle aram bazılarımızın aksine HEP iyi olmuştur. Hikayelerim arasında Milano'da bi taksi şöförünün yanlış italyancama gülüp kafamı tutup dudağıma culk diye bi buse kondurması bile var.  Ancak buradaki pakistaani ve hintli taksi şöförlerinin arabasına binmekle evine akşam yemeğine gitmek arasında pek bir fark olmadığını tahmin ediyorum... Genelde gereğinden çok düşük ısıda çalışan klimalı arabalarına bindiğiniz andan itibaren kendilerinde her türlü soruyu sorma hakkını buluyorlar. Elbette ben onları da kızınca otomatikman küfreden herkesi sevdiğim şekilde seviyorum.  (bu gün tam kahvemi yudumlarken farsça "nıskiim" dediğini tahmin ettiğim taksi şöförü yüzünden boğularak ölme tehlikesi geçirdiğimi de bu parantez içinde belirteyim... bu parantezden çıkmiyim hiç hatta, yabadabadubai metaforu olsun bu parantez)   

Saturday, September 20, 2008

kuşlar,insanlar ve bangladeş


beni içine kabul etmesi için alkolle haşır neşir olmam gereken şehir dubai'de ne yaptığımı söylememin vakti geldi sevgili okuyucu... ben de burada bulunan birçokları gibi işin ve paranın veya paranın ve işin peşinden sürükleniveedim.  geçindirmem gereken bir ailem veyahut da kurtarılması gereken bir hayatım olmadığına göre burada aslında merakım kadar hırslarım için de bulunduğumu söylemeliyim. gün içinde bir kocamaan bir otel şantiyesinde iç mimar/hızır/autocadhelp olarak  işlevimi sürdürürken, beynimin bir noktasında varlığını sürdüren blogcu sizlere ASIL hayat gailesi nedir bilen kişilerin aşağıda göreceğiniz dışavurumlarını yansıtma kararını aldı... pek de mistifikasyon yapmak istemediğimden; din-dil-ırklarının ne olduğunu resimlerden aşağı yukarı çıkarabileceğimiz inşaat işçisi/sanatçı beylerin  "çalışmalarını" bir kaç başlık altında sunuyorum;








kadınsızlık







portreler










sıla hasreti





i love you Türkey



çok ayıp

bir kültürle dalga geçmek...



-yohu hadaş  fútbol yallah ya koç, ibrahim la havle
- pastırmayi tavaha yallah yallah kızgın ateşül ab-ı hayat... amber amberr!


Friday, September 19, 2008

ميليس






latin-arap alfabesi çevirilerinde merak ettiğim bi konuya bugün kendimce açıklama getirdim. artık arapça'da da az-çok latin alfabesini yakalayabilecek çeşitlilikte font olduğu görüşündeyim. aşağıda da kendi adımı bulamadığım için bazı şakacı arkadaşlarımın bana seslendiği ismin arap alfabesiyle yazılışını ekledim. sonundan (yani bizim anladığımız haliyle sol kısmından) iki harf çıkarsam acaba melis yazmış olur muyum?
dönerken çeşitli arap dialektlerine hakim olmak istiyorum beni okuyup okumadığından emin olamadığım okuyucu... keşke rainman'deki dustin hoffman olsaydım dediğim nadir anlardan biri bu. bana mısın demez iki logodan sonra okunuşunu çözerdim bu kıvrıkların.

melissa : ميليس

Thursday, September 18, 2008

ödeşmek


bu sabah çıktı almak için gittiğim "flying colours" isimli "copycenter"da; "-internet çıktısı alamıyouz hanımefendi..." diyen paki kişiye kaşgöz yapıp beni içeri alan babacan hindistanlı bey kendimi "necdet ozalit"teymiş gibi hissetmemi sağladı.  aradan girerek hakkını yediğim ingilizlere karşı adeta bir ittifak oluşturduğumuzu farketmemle beraber burada da "avrupalı" olamayacağıma uyandım.  bu çelişkiden kurtulmak için ağzımdan dökülen "aym raning leyt pliiz bi kuğik" cümlesine karşılık babacan beyden "şimdi böyle mi olduk?!" bakışını utanç içinde yedim. bu yaşananların anısına oradan satın aldığım yukarıdaki kaşe işte şimdi sizin gözlerinizin önünden film şeridi gibi geçiyor.  

Wednesday, September 17, 2008

ski!! (olacak o kadar duyarlılığında post)





burası ÇOK acayip bi yer arkadaşlar. dışarda nefes almayı imkansız kılan bi sıcak, ve göz gözü görmez bir kumfırtınası varken alışveriş merkezlerinin içi konfor seviyesinin az altında oluyor.  bi alışveriş merkezi'ndeyse (mall of emirates) eksi derecelerin korunduğu büyük bir alanda yapay kayak pisti kurulmuş.  daha önce duymuşsunuzdur ama sinkur kardeşimin sırtından bakma olasılıgı bulamadığınızı tahmin ediyorum.  bu dipsiz bucaksız zenginliğin karşısında da inşaat işçilerinin hayatlarının "be careful we need you!" mottosuyla garantiye alınmaya çalışıldığı korkunç bir ırkçılık ve sömürü olduğunu görüyorum.  koca şantiye, enorm çöl Dubai'den şu an için bu kadar.  her nerede yaşıyor ve yaşatılı...

görgüsüz kadın




İstanbul'da bitmek bilmeyen yol kazı ve tamiratından şikayet ederdim. dünya kocaman bir kül tablası diyerek sigaramı sokakta söndürürdüm, şimdiyse hayat bana "Dubai koca bir şantiye..." deme tecrübesini bahşetti.  ramazan boyunca burada sokakta değil sigara içmek yanında doggybag taşımanın bile tehlikeli olabileceğini öğrendim.  hikayenin bu kısmını daha sonra detaylandırmayı düşünüyorum fakat henüz sokaklarında ancak baretle yürüyebileceğiniz binamın çevresinin fotoğraflarını şimdi paylaşıyorum.  yukarıda "jumeirah lake towers" kompleksindeki binamın 36. katından manzarasını görüyosunuz. ayıptır söylemesi aynı zamanda havuz katı olan terasımızın ufak havuzunu da burda sizlerle paylaşmakta bir beis görmedim.  yüzdüm evet...