Wednesday, November 19, 2008

elbette mühim olan katılmaktı...

etrafta yazarlarından tunctunctunc'un Daniel Eatock isimli bir sanatçıyla ilgili yazısını okuduktan sonra sanatçının sitesine tıkladım ve bir kaç projesine baktım. "I am interested in connections between image and language, ...contributions from others, seriality, collections, discovery and inventing" diyen, dışardan katılımla çalışan işleri olan sanatçının "no photo" logo ve işaretlerini topladığı bir sayfaya denk geldim. Bu sabah da bağlı olduğum Jebel Ali Free Zone nizamiyesinde kendi no photo işaretime rastlayınca hemen fotoğrafladım ve az önce eatocka mailledim. aşağıda benim bu projeye katılım için çektiğim resim bulunmaktadır; bakalım sanatçı bu resmi sitesine koyacak mııı... (koymazsa da insan en azından "düşünmeniz yeter melis hanımcığım" der pis herif!!!)


elle gelen EDIT ak bayram: süper birisiymiş kendisi hih

Monday, November 17, 2008

uykuM


Uykuyu çok seviyorum. yatağa uzanıp yavaş yavaş sohbetimize başladığımız anları da, biterken beni yumuşakça kollarının arasından bırakmasını da, ürkütücü bir kabus sonrası kara pelerinini savururken çıkardığı sesle kendime getirmesini de... onunla hep aşığız. bazen günün ortasına beni avucuna aldığında biraz huysuz biraz nazlı ona başka zaman gelmesini söylüyorum. umarım alınmıyodur... burda sabahları uyku beni koca balkonumdan odama dolan güneşe teslim ediyor. bu çölün ortasında başka türlüsünü ikimiz de uygun görmüyoruz. Bu sabah daha yeterince sarsıcı terkedişini yaşamadan kendimi bu sarı ışıklı balkonda buldum. Gördüğünüz fotoğrafı çekerken bir yandan rüyamda fotoğraf makinemi 24. kattan aşağı düşürdüğümü görüyodum.
günaydın...

add life to life

gururla soylemek istiyorum ki cok fazla yayinlamak istedigim post birikti. oyle ki 'gunde bir tane' adinda yalnizca fotograf yayinladigim bir seri olusturmama ramak kaldi (nasil cok original ve cok yaratici degil mi?) Postedecegim postlardan bir tanesi google'da reklamini gordugum kalplerle donanmis ve bir turbanli kadinla cember sakal erkegin resmine tiklayarak ulasacagim copcatan sitesiydi... tikladim ve asagida gordugunuz ekran cikti. hayatimiza hayat katan bu sansur sayfasi hurriyetin memeli sarkici linklerine tikladigimda da duhul ediyor. adeta cenab-i haktan bir mesaj... bazi isleri kurcalamayarak cok daha uzun bir yasam surdurebilecegimizi mujdeledigini dusunuyorum.


Sunday, November 16, 2008

böbürlenme insanoğlu... senden büyük balık var!


sonunda dünyada yapmak istediğim işi buldum yabadabadubai sakinleri... bir alışveriş merkezinde akvaryum balığı olarak görev yapmak istiyorum. basınç desen okey, yemek desen yediğin önünde... çok azıcık teşhirciysen, "baak... nasıl da sallıyorum kuyruğumu"cuysan senden mutlusu yok. akmerkezdeki akvaryumu yıllarca karşısına geçip izledik, digiturk görseli olarak yine bize o popocuk kadar akvaryumu yutturdular... ama şimdi anlıyorum ki; ne o akvaryum akvaryummuş, ne de o balıklar balıkmış. İşte yine bir alışveriş merkezi ve işte yine bir akvaryum... Akvaryum sözcüğünden tiksinicek yeterlilikte akvaryum dedim mi ki? Orda bir yerde "Shark-feeding at 4" yazıyordu kırmızı ışıklı bir panoda. shark-feeding yapan balıkadam olmak da fena bir fikir olmayabilirdi mesela. (balıkinsanı diyim de seksist sanmasınlar beni) BALIKİNSANI!(dedim) Aslında bu kocaman balıkları show tv anahaber bülteni gibi kırmızı daireler içine alıp ok çıkarıp "BALIK" yazabilirdim fakat bir süredir anlıyorum ki herkes illa delileri sevecek diye bişey yok bayanlar baylar. Hatta pek sevgili ve sayın hiçişleri bakanımız özgüröğret, günümüzde delilerin aslında deli olmadıklarını bu nedenle olur olmaz delirik geçirici ilaç kullanmamaları gerektiğini anlatan detaylı araştırmasında alttan alta delilerden nefret ettiğini, allahın onların belasını er ya da geç vereceğini düşündüğünü hissettirmiştir. onları kınamak icin önümüzdeki perşembeyi takip eden taksi'm meydanında düzenlenecek kınama mitingine konuşmacı olarak katılacagını belirttikten hemen sonra denizatına atlayan ö.ö. belirtme alanından dörtnala uzaklaşmıştır.
XOXO...you know you better, watch out...



Tuesday, November 11, 2008

kahverengi


Bugün hangi konuda yazmayacağımdan bahsedeyim istiyorum size. Yukarıda gördüğünüz iki fotoğrafın garipliğini, nerdeyse bir cami gibi süslenmiş yalancı alışveriş merkezinin tunus pavyonunun ortasındaki starbucksın ne kadar KOMİK göründüğünü yazmak istemiyorum mesela... mesela dubainin sınır tanımayan kistchliğinden, dün sinemaya gittiğimden, yukarıdaki fotoğrafları koşturarak bir muhabir hevesiyle sizin için çektiğimden bahsetmeyeceğim. Bugün size, "bizim şantiye"de öğle tatilini; toz toprağın içinde botlarını ayak ucuna koyup baretini kafasına yastık yapıp uyuyarak geçiren, bildiğimiz türk ustalara göre üstü başı çok daha tertipli gurbetteki hintli ustalardan da bahsetmeyeceğim. Ya da bu ustaların geniş bir merdivende bir kadın mimarla karşılaştıklarında çıktıkları basamak kadarını geri inip yol verdiklerini anlatmayacağım. Bugün kültürler arası farklardan, beni kimlerin nereden okuduğuna duyduğum büyük meraktan ve yapılan yorumlara karşı duyduğum vefa hissindense başka birşeyler anlatmak istiyorum size. Birinin günlüğünü okur gibi hissedip rahatsız olduğunuz takdirde bu sayfayı kapatın. veyahut da önünüzdeki peephole'un ekranına bir öpücük kondurun. Evet sevgili okuyucu, bugün YABADABADUBAİ'de bazı şeyleri malesef size sunamıyorum. Fakat bitane resim yapmıştım, belki ona bakarsınız...

Saturday, November 8, 2008

şantiye kumunda bikini olsam


DUBADUBADUB


haftanın tek tatili oldugunu ne kadar vurgulasam yetmeyecek CUMA gününün sabahında amy winehouse telefonumu acı acı çaldırdı.  Bir önceki gece fiyaskoya doymayan Dubai gecelerinden birini geçirmiştik ve uykuyu haketmiştik ancak arayan kişi eğlenmeyi aklına koymuş bir celebrity olunca telefonunuzu açarsınız. (bu postun kaderi de film noir voiceoverıyla yazılmakmış)  sesin geldiği yere doğru uzandım. perdelerden içeri sızmakta olan kızgın sabah güneşi yüzünden gözlerimi zorlukla açtım.  Telefondaki ses "hala uyanmadın mı?" diyordu.  Telefondaki ses "hala uyanmadın mı?" dediğinde bazen yalan söylersiniz... 
(Polisiye işini pek kotaramadığım için postun geri kalanına anadilimde devam ediyorum) Eveeet sabah koştur koştur kalkıp hazırlanıp mayolarımızı giydik. Dubai'de en büyük sorun cuma günü telefonla taksi çağırmak olduğundan dışarı çıktık ve evimizin önünde araba bekleyen hippi iki gence "SUCKERRS!" dedikten sonra taksi bulabiliceğimizi düşündüğümüz bir noktaya doğru yürümeye başladık.  Size daha önce yalnızca oturduğumuz bölgenin değil TÜÜM Dubai'nin bir şantiye olduğundan bahsetmiştim sadık okuyucu, (ki loyalty seviyeniz google analytics'e göre yerlerde sürünüyor)  Buradaki binaların neye benzediğini anlamak için binanın önündeki 3d renderlara bakmak gerekiyor ki genel olarak bitmiş binalarla renderları birbirine pek fazla benzemez...
Sonuçta taksi bulamayıp, gözlüğünü beğendiğimiz "From London" olan ve "dubaiyi seviyor musunuz?" sorusunu "the money is good" cümlesiyle yanıtlayan bir kadına otostop çektik. Tabi ki bu macera sonrasında daha içler acısı bir hal aldı ancak kısaca yazı kışı yaz olan şehrimizde inşaatların arasından caddeye çıkmaya çalışırkenki halimiz aşağıdadır. 





SUCKERSS!

Saturday, November 1, 2008

hep dehşetle doluyor insan


iyi uykularla günaydın arasında bir yerde sıkışıp kaldığım şu saatler nosferatu'nun ve Frankenstein'ın mad scientistler veya hastalıklı beyinlerce yaratıldığı saatlerdir. nosferatu kont dracula'nın telif-melif dolayısıyla dönüşmüş hali olsa da bana kalırsa çekildiği 1921 yılından bu güne kadar daha ürkünç daha dehşet verici bir canavar tasavvuru yapılmamış... insana bu kadar benzemesi midir proporsyonları mıdır bilmiyorum bir yanı var ki çok fena ödümü kopartıyo.

Her ne kadar müslüman bir ülkeye gelmiş olsam da itiraf ediyorum ki burası bazı yanlarıyla bana bile (ki BEN yani) gavur kaçıyor. Çeşitli kaynaklardan (tabiiy ki facebook) takip edebildiğim kadarıyla Türkiye'de de şenliklerle
kutlanmaya başlamış Halloween. Dubai'de çalışan nüfusun büyük bir kısmı olan ingiliz-avustralyalı ve genel olarak avrupalı çoğunluk da ayynı bizler gibi halloweene inanmış, gönül vermiş kişilerden oluşuyor. Son zamanlarda fazla boşa sardığımdan haberdarım, benden ciddi postlar bekleyen kişileri (ipek yine sana sesleniyorum!!) hayal kırıklığına uğratmak da istemiyorum fakat aşağıda, Halloween partisine giderken bizim ne kılıklara girdiğimizi daha sonra da gittiğimiz partideki, bayramın gerçek sahiplerinin resimlerini görebilirsiniz...

ekin as "amy":

sinkur as "hot high school teacher"

melkur as "daisy" from "the great gatsby"



size dubaiyle ilgili bahsetmek istediğim konular arasında pek de sıra kapamayacak gece hayatından bir dolu resim de aşağıda...

aylin da çingene:

...

...

...


ghostbuster busted:

...

reservoir dogs orr whatever:

...

...

...



...

sağlıcakla harry...
bir haloviyın de böyle geçti...

Thursday, October 30, 2008

iki gözüm önüme aksın


hiç abartmıyorum aramızda şöyle bi konuşma geçti,
corç: melis... aralık filan gibi bi istanbul'a geliyim diyorum seneler var ki senin o gül yanaklarından öpemedim dear...
ve ben de ona dedim ki: "ama sekerim benim bazi isler icin dubai'ye KACMAM lazım." ve o da bana demişti ki sevgili okuyucu, "hep iş hep iş! çık bu kafadan melis dünyayı sen mi kurtaracaksın!!!." hatta bu manaya gelen LET'S GO OUTSIDE isimli şarkıyı literally benim için yazdı denebilir. o günün hatırasına beraber çektirdiğimiz resim aşağıdadır. renkli scannerım olmadıgı için siyah beyazını koyabildim biraz çirkin oldu ama renklisini görseniz bi de süper...









o kulaandaki küpe de benimdir. canım benim...

Wednesday, October 29, 2008

uzakta öyledir...

Bize şöyle demişlerdi:
"Travel from Dubai in the 4x4 vehicle and journey through a variety of terrain on your way to Hatta. View spectacular scenery across undulating desert and rocky mountain."
"FOOD AND SOFT DRINKS ON THE HOUSE" da demişlerdi... "Ouuvv ne kadar da oryantal"di "yareppim"di. pabuçlarımızı çıkarıp incecik kuma ayak basacak, dansöz oynatacak, daha kimbilir kimler tarafından ne şekillerde eylenecektik. yanımızda "annem de annem" ciğimiz ve kral babamız da olduğundan turist gibi davranmaktan hiç de çekinmeyecektik. onları gezdiriyormuş gibi yapıp blogluk fotolar çekebilicektim. bu hesaplarla "çölde çay" gezisi başlaaa mıştı.


işte bu masalarda karnımızı doyuracaktık:




sonra bu dj bizi eğlendirecek dansözümüze göbek attıracaktı:
bu bardan HARD DRINKlerimizi alacaktık:

Bu kilimli çadırda bu kadın elimize eşi benzeri görülmemiş bir ustalıkla çiçek resimleri çizecek, kına yapıcaktı:


burada elimizden bırakmadığımız sigaramızın yanında fokur fokur nargile tüttürecektik:

"çölde çay"ımızı bu "semaver"den içecektik:


bu hayallerimin bir kısmı gerçek oldu, bir kısmı yukarıda sıraladığım fotoğraflarda kaldı... ama google analytics sağolsun artık beni okuduğundan emin olduğum okuyucu, hayatımda ilk defa bir çöl görüyor olmak bu gezide yaşamadığımı tahmin ettiğiniz çok şeye bedeldi. bu bir emirdir!!!

Sleep In The Mojave Desert by Sylvia Plath
Out here there are no hearthstones,
Hot grains, simply. It is dry, dry.
And the air dangerous. Noonday acts queerly
On the mind's eye erecting a line
Of poplars in the middle distance, the only
Object beside the mad, straight road
One can remember men and houses by.
A cool wind should inhabit these leaves
And a dew collect on them, dearer than money,
In the blue hour before sunup.
Yet they recede, untouchable as tomorrow,
Or those glittery fictions of spilt water
That glide ahead of the very thirsty.

I think of the lizards airing their tongues
In the crevice of an extremely small shadow
And the toad guarding his heart's droplet.
The desert is white as a blind man's eye,
Comfortless as salt. Snake and bird
Doze behind the old maskss of fury.
We swelter like firedogs in the wind.
The sun puts its cinder out. Where we lie
The heat-cracked crickets congregate
In their black armorplate and cry.
The day-moon lights up like a sorry mother,
And the crickets come creeping into our hair
To fiddle the short night away.